DOLAR
13,7444
EURO
15,5368
ALTIN
781,90
BIST
1.904
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Adana
Az Bulutlu
19°C
Adana
19°C
Az Bulutlu
Cumartesi Çok Bulutlu
20°C
Pazar Sağanak Yağışlı
21°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
21°C
Salı Çok Bulutlu
21°C

Dr. Nazreen Nawaz’dan Önemli Bir Makale ; Cinsiyet Eşitliği Evrensel Bir Değer midir?

“Cinsiyet Eşitliği sosyal adalet ve insan haklarına götüren ortak vizyondur.”
Dr. Phumzile Mlambo-Ngcuka, BM Kadın Birimi İcra Direktörü

İddialara göre “cinsiyet eşitliği” “evrensel bir değerdir” ve dini inancı ne olursa olsun her insanın benimsemesi gerekmektedir. Bu iddianın taraftarlı, cinsiyet eşitliğinin belirli bir kültür veya ideolojik bakış açısına dayanmadığı için nötr bir fikir olduğunu, dolayısıyla hiçbir milletin hiçbir inanç sistemine aykırı olamayacağını savunmaktadırlar. Ne var ki bu iddia birçok yönden yanlıştır.

Öncelikle; cinsiyet eşitliğinin, kadınlara erkeklerle aynı siyasi, ekonomik, eğitim ve hukuki hakları talep eden veya cinsiyetlerin aynı değer ve akla sahip olduğunu göstermeye çalışan basit bir çağrı olmadığını anlamak önemlidir. Bilakis cinsiyet eşitliği; evlilik ve ailevi rol ve sorumluluklar dahil, toplumun her alanında, bununla birlikte cinsel özgürlüklerde eşitlik olması gerektiği inancıdır.

Cinsiyet eşitliği fikri; Batılı ülkelerin laik sisteminde kadınların maruz kaldığı zulümden, yoksun olduğu temel vatandaşlık haklarından ve kadının hem entelektüel hem dini olarak erkekten aşağı görüldüğü tarihi tecrübeden doğmuştur. Dahası bu toplumlarda kadınlar evlilikte de birçok adaletsizliğe maruz kalmaktaydılar: kocanın malı olarak görüldüklerinden dolayı servetleri üzerindeki tasarruf hakları kocaya geçerdi, hatta kocanın kötü muamelesi ve sadakatsizliği karşısında bile boşanma talep etmeleri neredeyse imkansızdı, çocukları üzerinde velayet hakları yoktu ve boşanma veya dul kalma durumunda muhtaç bir şekilde ortada bırakılırdılar. Ayrıca, Batı tarihi boyunca geleneksel aile birliği düzenlemesi, erkeğin ailenin reisi olması, kadının ev kadını olması cinsiyetler hakkındaki bozuk anlayıştan kaynaklanmaktaydı. Örneğin erkekler düşünme yetisine ve entellektüel güce sahip, amellerinde ve düşüncelerinde özgür kabl edildiği için ailenin reisi olma ve genel hayatta faal olma yetkisine sahiptiler. Fakat kadınlar, duygusal, mantıksız, pasif, sadece itaat etme ve bağımlılık niteliklerine sahip görüldüklerinden hayatları özel alanla kısıtlıydı. Hatta Voltaire, Rousseau, Diderot ve Montesquieu Batılı laikliğin “aydın düşünürleri” dahi kadının erkekle aynı değere ve akla sahip olabileceğini kabullenememiştirler. Onlara göre kadın; fıtratı gereği tam akletme kapasitesinden yoksun, duygusal bir varlık olduğu için kamusal alana yakışmamaktaydı.

Kadınları böylesi aşağılayan görüşlerle birlikte, ev kadını ve çocuk yetiştirme rolü de bu toplumlarda değersiz kabul edilmekteydi. Bu işler külfetli ve bayağı kabul edilirken, evin geçimini sağlayan erkek olmak şerefli bir görevdi. Bunun sonucunda Batılı laik devletlerde kadının konumunu yükseltmek, haklarını iyileştirmek ve bu sayısız haksızlıklara son vermek için evlilikte, aile hayatında ve toplumda cinsiyet eşitliği talebi ortaya çıktı. Ne var ki Batının bu tarihi tecrübesini İslam paylaşmamaktadır. Çünkü daha ilk günden itibaren kadın ve erkeğin değerinin, aklının ve insani doğasının aynı olduğu kabul edilmiştir. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı…” [Nahl 72] ve şöyle buyurmuştur:

“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir.” [Rum 21] Ve Rasulullah صلى الله عليه وسلم şöyle demiştir:

“Kadınlar erkeklerin öteki yarısıdır. Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür.”

Dahası, İslami nasslarda kadınların da erkeklerin de aynı siyasi, eğitim ve hukuki vatandaşlık hakları koruma altına alınmıştır. Ayrıca kadınlar İslam devletinde siyasi fikirlerini beyan etmek ve yöneticisini seçmek gibi siyasi alan dahil, toplumsal hayatta aktif rol üstlenmeye teşvik edilmiştir. Üstelik İslam hiçbir zaman kadını kocasının malı olarak görmemiş aksine kendi hukuki haklarını yitirmeden kocasının yoldaşı olarak tanımlamıştır. Aynı zamanda kocaya karısına karşı hüsnü muameleyi emretmiş, kadına boşanma talebinde bulunma hakkını vermiş, çocukları üzerinde velayet hakkı vermiş, miras hakkı, kendi iradesiyle
muamelat ve akitlerde bulunma hakkı, bağımsız olarak mahkemede hakkını arama yetkisi, kendi başına mal ve mülkünü idare etme hakkı tanımıştır. Tüm bunların uygulandığına dair tarihten Şer’i mahkeme kayıtları da mevcuttur. Örneğin Osmanlı Hilafeti’nin şer’i sicillerde de görüldüğü gibi; İslami yönetim altında hiç kimse, kocanın dahi, kadının malını izni olmadan satamaz, kiraya veremez ve harcayamaz. Böyle yapanlara karşı kadın mahkemede dava açma yetkisine sahipti ve yapardı da.

Bunların yanı sıra İslam; kadının evin yöneticisi, eş ve anne rolüne büyük değer ve ehemmiyet verir, toplumda statüsünü yüceltir ve görevlerini hakkıyla yerine getirmesi karşılığında ahirette büyük mükafatlar vadetmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) kadınlara hitaben şöyle demiştir:

“Sizden birinizin kendi evinde yapacağı bir iş, mücahitlerin yaptığı cihat sevabını kazandırır.”

Bir adam Peygamber Efendimiz (sav)’e gelerek: “Ey Allah’ın Resulü! İyi davranıp hoş sohbette bulunmama en çok kim hak sahibidir?” diye sordu. Hz. Peygamber (sav) “Annen!” diye cevap verdi. Adam: “Sonra kim?” dedi, Resûlullah (sav) “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar: “Sonra kim?” dedi. Resûlullah (sav) yine: “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: “Sonra kim?” Resûlullah (sav) bu sefer: “Baban!” diye cevapladı.” Dolayısıyla, İslam’da cinsiyet eşitliği ve kadın hakları çağrısında bulunan feminist bir hareketi meydana getirecek bir durum olmamıştır.

Kaldı ki kadınların kendi hak ve rollerini kendilerinin belirlemesini savunan cinsiyet eşitliği kavramı İslam’ın fikriyle taban tabana zıttır. Zira İslam’da erkekler de kadınlar da haklarını, rol ve görevlerini cinsiyet eşitliği veya kendi arzu ve menfaatlerine göre değil ancak ve ancak Allah (svt)’nın hükümlerine göre tanımlarlar. Allah (svt) şöyle buyurmuştur:

Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. ” [Ahzab 36]

Buna ilaveten İslam; kadın ve erkeğe aile ve toplumsal hayatta, miras, boşanma, çokevlilik, mehir, karı koca sorumlulukları, kocanın ailesine kavvam olması ve nafakasından sorumlu olması, kadının asli görevinin ev hanımı ve çocuklarının bakıcısı olması görevi gibi belli başlı roller, görevler ve haklar tanımlamıştır. Örneğin Allah (svt) şöyle demektedir:

“Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur.” [Nisa 34]

Ve Peygamber Efendimiz (sav) şöyle demiştir:

“Biliniz ki hepiniz çobansiniz ve hepiniz gözettiginizden sorumlusunuz. Devlet reisi bir muafizdir ve emri altindakilerden sorumludur. Erkek ev halkinin üzerinde muafizdir, bütün ev halkindan sorumludur. Kadin da kocasinin evinin ve çocuklarinin gözetleyicisidir…”

Böylece kadının evinin hanımı ve çocuklarının yetiştiricisi olması onu istediği takdirde ve evine ve ailesine karşı görevlerini yerine getirdiği müddetçe çalışma hakkına mani değildir. Ayrıca İslam’ın erkeğe evin reisi olmasını emretmesi erkeğin üstünlüğünden veya egemenliğinden değildir. Aksine kavvamlık görevi, eşini ve ailesine koruyup onların ihtiyaçlarını karşılamayı gerektiren ağır bir sorumluluktur.

İslam kadın ve erkeğin evlilik ve aile hayatındaki rol, görev ve haklarını tanzim ederken cinsiyet hiyerarşisini gözetmez. Ancak her aile ferdinin ihtiyaçlarını etkin bir şekilde karşılamak ve aile hayatında ahenk temin üzere aile birliğini en etkili şekilde düzenlemektedir. İslam’a göre bir rol diğerinden üstün değildir. Fakat her görev birbirini tamamlamaktadır ve başarılı işleyen bir aile birliği için zaruridir. Ayrıca erkeklere has sorumluluklar kadına verilen sorumluluklardan daha başarılı veya daha üstün bir statüyle alakalı değildir. Aksine dünya ve ahiret başarısı Allah (svt)’nın emrettiği görevleri yerine getirmek için gösterilen çabayla ölçülmektedir. Allah (svt) şöyle buyurmaktadır:

“Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.” [Nahl 97]

Dolayısıyla Müslüman kadın başarısını kendini erkekle veya onun haklarıyla ve sorumluluklarıyla kıyaslayarak ölçmez. Fakat Rabbinin (sav) kendisini nasıl gördüğünü düşünerek ve kendisine tayin etmiş olduğu görevlerini yerine getirebildiği oranda değerlendirir. Allah (svt) şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere
kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan, O’nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” [Nisa 32]

Son olarak, İslam cinsel özgürlükler kavramını reddeder. “Cinsel Hürriyet”: Her birey – kadın veya erkek- arzu ettiği her türlü cinsel ilişkiyi sürdürme hakkına sahiptir ve kadın istediği zaman kürtaj yaptırma hakkına sahiptir, fikri laik liberal kültürün ayrılmaz bir parçasıdır. İslam’ın kadın ve erkeğin birbiriyle etkileşimi hakkındaki kesin görüş ve hükümleri herkesçe iyi bilinmektedir: kadın için yüzü ve elleri hariç bütün bedenini örten bir tesettür emretmiştir; kadının namahrem erkekler karşısında süslenmesi; namahrem bir erkek ve kadının halvet oluşacak şekilde başbaşa kalması; İslam Şeriatı’nın tanımlamış olduğu eğitim, tıbbi tedavi ve alış-veriş gibi bir sebebin dışında kadınlarla erkeklerin bir arada bulunması ve evlilik dışında herhangi bir cinsel ilişki haramdır. Tüm bu hüküm ve düzenlemelerin amacı fertlerin iffetini korumak ve dolayısıyla aile birliğinin bütünlüğünü, kadın ve erkeklerin, kadın ve çocukların refahını korumak içindir. Tüm bunlar İslam’da hayati öneme sahiptir. Allah (svt) buyurmaktadır ki:

“Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir.  Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.” [Nur 30-31] İslam zina ve fuhşa ağır cezalar öngörmüştür. Yine annenin hayatını kurtarmak için olmadığı müddetçe, kürtajla bir cana kıymak Allah katında çok büyük bir cürümdür. Allah (svt) şöyle buyurmuştur:

“Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin.” [Enam 151]
Dolayısıyla, cinsiyet eşitliği evrensel bir değer değildir. Aksine İslam kültürüne ve tarihine yabancı olan Batılı laik bir kurgudur. Bu nedenle kültürel olarak nötr bir kavramdır ve ortak hayat vizyonudur gibi yanlış öncüllerle Müslüman toplum ve topluluklara dayatılmamalıdır. Zira bu hakikate hakarettir.

 

Yazarın Diğer Yazıları
REKLAM ALANI
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.