Site Rengi

DOLAR 7,6696
EURO 8,9674
ALTIN 469,27
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 25°C
Parçalı Bulutlu

Neslin Bozulmasında İdeolojilerin Rolü

Dr Murat Gülnar
Murat Gülnar 1974 Adana doğumlu olup aslen Elazığ’lıdır. İlköğrenimini Dervişler İlkokulunda, ortaöğrenimini Ömer Refika Halıcılar ortaokulunda, lise öğreniminide Karşıyaka lisesinde tamamladı. 1994 yılında başladığı Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinden 2000 yılında mezun oldu. 2004-2008 yılları arasında Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Aile Hekimliği Asistanlığı yaptı. Halen aktif olarak Aile Hekimliği yapmaktadır. Yayın hayatına 2011 yılında başlayan Furkan Nesli Dergisinde ilmî makaleler yazmaktadır. Yazar evli ve 2 çocuk babasıdır. Adana’nın Yüreğir ilçesinde ikamet etmektedir.
27.08.2020
A+
A-

Beşerî ideolojilerin temeli Batı medeniyetine dayanmaktadır. Batı medeniyetinin ortaya çık­ması ise Haçlı Seferleriyle İslam Medeniyeti ile tanışması, sonraki süreçte gerçekleştirdiği coğrafi keşifler, Rönesans ve Reform hareketleri sonu­cunda olmuştur. Bir Batılı yazar olan Bodley’in1 söylediği “Rönesans’ı İslamiyet’e borçluyuz” sözü, Ba­tının teknolojik gelişmişliğinin kökeninde İslam medeniyetinin olduğunun açık bir kanıtıdır. O dönemden sonra Batı gelişmeye, Müslümanlar ise gerilemeye başladılar. O güne kadar yaklaşık bin yıllık İslam’ın hâkim olduğu bir dünya söz ko­nusu iken, sonraki 2-3 asırlık dönemde hakimiyet Batı’nın eline geçmiştir. Batı maddi olarak gelişir­ken her geçen gün manevi olarak geriledi. Hayata sadece maddi açıdan bakan ideolojileriyle Batı, tüm insanlığı felakete sürükledi. Bir süre sonra elde ettiği maddi kalkınmayı (teknoloji ve bilimi) da diğer toplumları sömürmek için kullandı.
Batı medeniyeti ve onun yol açtığı beşerî ide­olojilerin temelinde insanın haddini aşması yat­maktadır. İnsana hidayetin yolunu göstermek, gerçek istikameti ortaya koymak vahyin kılavuz­luğunda olması gereken bir durum iken, insan bu vazifeye soyunmuş, neticede hem kendisini ve toplumunu hem de gelecek nesilleri tehlikeye atmıştır. Böylelikle bırakın insana yol gösterici ve rehber olmasını, tam tersine insanlığın başına bela olmuş, her bir ideoloji peşinden sürüklediği kitleleri uçurumun eşiğine getirmiştir. Bir mede­niyet düşünün… İçinden birbirine tepki olarak doğmuş birçok ideolojiyi barındırıyor ve bu ide­olojiler arasında kıyasıya rekabetler/savaşlar olu­yor. Hiçbirisi insana uygun bir toplum meydana getirmediği gibi insan fıtratını daha da bozuyor. Ayette ifade olunduğu gibi “O, iş başına geçti mi (dünyaya hâkim olduklarında) yeryüzünde boz­gunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar…”2 ise böyle bir medeniyet iyi ola­bilir mi?


İdeolojilerin Ortaya Çıkışı
İdeolojiler Batı menşeilidir ve Batı medeni­yeti de özellikle Fransız İhtilali sonrasında kili­senin despot din anlayışından sıyrılmış ve Antik Yunan Dönemindeki çok tanrılı anlayışa dön­müştür. Sonrasında da tüm dinlerin tesirinden kurtulmuş(!), seküler bir anlayışa sahip olmuş­tur. Fransız İhtilali’ne kadar gelen süreçte kilise ve derebeyi iş birliğinden oluşan baskıcı otorite söz konusu iken, dengeler yeni sınıf olan burju­va lehine değişmiş, kilise ve onun dayattığı din anlayışı yüzünden tüm dinlere ve inançlara cep­he alınmıştır. Burjuva sınıfının ortaya çıkması da Kapitalizmi doğurmuştur. Kapitalizmin elinde­ki sermaye, coğrafi keşifler sırasında Afrika’nın, ABD’nin keşfi ve oradaki yerlilerin çoğunun öldü­rülmesi, ellerindeki madenlerin sömürülmesi ile elde edilen kanlı sermayedir. Avrupa için ilerle­menin ve yükselmenin başlangıcı olan bu durum, Afrika gibi bölgelerin ise yüzyıllar sürecek kölelik ve geri kalmışlık serüveninin miladı olmuştur. Ali Bulaç’ın dediği gibi: “Kapitalizmin harcı Afrikalı zencilerin, Amerikalı Kızılderililerin ve Asyalı insanların masum kanıyla yoğrulmuştur.”3

ARA REKLAM ALANI


Afrika ve ABD’deki yerlilerin çoğunun öldü­rülmesi ve ellerindeki malların gasp edilmesi ne­ticesinde elde edilen kanlı sermaye, Fransız İhti­lali’nin fitilini ateşleyen sermaye grubunun eline bu şekilde geçmişti. Kilise ve derebeyliklerinin gücünü kaybetmesi, yeni sınıfın onların yerini al­ması, devam eden süreçte giderek dinin etkisinin sıfırlandığı, dinin hayattan ve özellikle de yönetim kademesinden uzaklaştırılmasının getirdiği süreç ideolojilerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Son­rasında var olan ideolojinin oluşturduğu sistemi beğenmeyenler alternatif ideolojilerin peşinden koşmaya devam ettiler. Kapitalizme reddiye ola­rak Komünizm ve Sosyalizm, her ikisine reddiye olarak da Faşizm ortaya çıktı. Bu durum kendile­rince en mükemmel ideoloji olan Demokrasi’nin doğuşuna kadar devam etti. Tüm bu ideolojilerin birbirinden birçok farklı yönleri olabilir ancak or­tak noktaları laik bir anlayışa sahip olmalarıdır. “Tanrının hakkı Tanrıya, Sezar’ın hakkı Sezar’a” prensibine göre din, tüm sosyal ve siyasal alandan uzaklaştırılmış, kişinin kalbi ile arada sırada uğ­radığı mabedi arasına sıkıştırılmıştır. Avrupa’da oluşan bu durumun bizdeki yansımaları Osman­lı’nın yıkılışına doğru ilerleyen batı hayranlığı ve toplumun tüm kesimlerinde batılı hayat tarzının emarelerinin görülmesi sonucuna götürmüştür. Batı medeniyetinin tesiri o kadar etkili ol­muştur ki bağımsızlığını kazanan birçok İslam ülkesi batı kanunlarına göre yönetil­meyi kendi halklarına uygun görmüşlerdir. Fransızlara karşı 1,5 milyon şehit vererek bağımsızlığını kazanan Cezayir’in Fransız kanunlarını uygulamasında olduğu gibi… Aynı şekilde Kurtuluş Savaşı’nda “manda ve himaye kabul edilemez” sözleriyle başlattığı­mız savaşın akabinde savaştığımız ülkele­rin kanunlarından oluşan karma yasaları kendi anayasamız olarak kabul etmemiz gibi…


Batı hayranlığının etkisiyle bir yandan dine ve değerlerimize ait ne kadar önemli şey varsa uzak­laştık diğer yandan batılı hayat tarzını benimse­yerek ideolojilerin toplumu ve nesli ifsat etmesi­ne zemin hazırladık. İslam’dan uzaklaşmanın ve ideolojilerin pençesine düşmenin faturasını ağır ödedik ve hâlâ ödemeye devam ediyoruz. İdeo­lojilerin şekillendirdiği dünya görüşü, elde ettiği bilimsel gelişmeler ve teknolojiyle her geçen gün kutsallarımıza daha acımasızca saldırdı. Dine ait ne kadar argüman varsa gericilikle yaftaladı, iler­lemeye engel olarak gördü ve hayatın dışına itti. Böylelikle ümmet coğrafyası; Kapitalizm, Sosya­lizm, Faşizm, Laiklik, Sekülerizm, Demokrasi vs. tüm izmlerin/ideolojilerin at oynattığı bir alana döndü. Her bir ideoloji birçok yönden bozulma­ya sebep olduysa da belki de en ağır faturayı aile mefhumu ödedi. Bunun nesle yansıması gelecek adına endişelerin artacağı ve gidişatın daha da kötüleşeceği inancını doğurdu. İdeolojiler dini inanışı hedef alıp zayıflatınca, haram-helal an­layışı kalmayan insanı artık ne zapt edebilirdi ki? Batı medeniyetinin şekillendirdiği kadın, erke­ği rakip olarak gören feminist fikirler taşımaya, özgür olma adına aile kurmaktan uzaklaşmaya, anne ve eş olmaktan yalnızca kendini düşünen ferdiyetçi bir birey olmaya itildi. İdeolojilerin te­ sirindeki toplumlarda evlenme oranları azalırken gayri meşru ilişkiler ve boşanma oranları arttı. Bu da daha işin başında neslin oluşumunda sağlam temeller atılmasına engel oldu. Kadının iş hayatı­na daha fazla müdahil edilmesiyle çocukların ya­şamın ilk yıllarında alacakları ve belki de onların gelecek hayatlarını etkileyecek ilk eğitim ve terbi­yeleri bakıcıların insafına terkedildi. Bu duruma alternatif olacak eğitim süreci (ilk-orta-lise) de maalesef seküler ve laik anlayışın tesirinde olun­ca, ortaya, kutsala inancı olmayan, materyalist bakış açısına sahip, hayatı bir savaş alanı gören, ferdiyetçi bireyler çıktı.
Böylece ailede ve okulda gerekli eğitimi ala­mamış bireyler bir de medyanın ve yazılı neşriya­tın dini hassasiyetleri tahrip eden bombardıma­nına maruz kalınca artık bu nesilden ne beklenir ki? Televizyonun ilk çıktığı yıllarda oynatılan aile mefhumunu hedef alan Dallas gibi diziler, Walt Disney’in subliminal mesaj içerikli ve bugün Batı­lı ülkelerce de eleştirilen çizgi filmleri yıllarca aile hayatımıza vurulmuş darbe değil miydi? Oradaki karakterlere özenen toplumların aile yapısı nasıl sağlam kalabilir ki?
Son dönemlerde oynatılan dizilerde aileyi hedef alan, boşanmayı ve gayrı meşru ilişki­ler yaşamayı özendiren filmlerin çoğalması, toplumun bu duruma alıştırılmaya çalışıl­ması neslin bozulmasında önemli etkendir. İdeolojilerin şekillendirdiği toplumlarda insanlar okumak, düşünmek ve sorgulamaktan çok tüke­time, zevk ve eğlenceye yönlendirilmektedirler. Gençliğin ilgilendiği alanlara bakılırsa bu durum net bir şekilde anlaşılacaktır. Futbol, sinema yıl­dızı ve ses sanatçılarının idol olarak sunulduğu bir toplumda; insanlar kısa yoldan şöhret olma­nın yollarını arayacak, bu yolda atacağı adımların kendisini ahlaki prensiplerden yoksun bırakıp bırakmayacağına aldırmayacaktır. Tam tersine hedefe giden her yol mubah anlayışına sarılacak­tır. Bu tür eğlencelerin hayatın gayesiymiş gibi sunulması, insanı dünyaya asıl gönderiliş gaye­sinden uzaklaştırmakta, sadece zevklerinin pe­şinden koşan birisi yapmaktadır. Maalesef genç­lik bu tuzaklara düşmekte ve hayatı kendisine sunulan tozpembe bir hayattan ibaret zannedip ahireti unutmaktadır.
Yapılan araştırmalar sonucu elde edilen is­tatistiklere göre Avrupa’da her dört dakikada bir intihar olayının meydana gelmesi, Fransa’da orta­okulda okuyan öğrencilerin %60’ının uyuşturucu madde kullanıyor olması, ülkemizde de uyuştu­rucu kullanım yaşının 12’lere kadar düşmüş ol­ması, evlat ebeveyn ilişkilerinin sağlıksız olması, neredeyse tüm istatistiklerin olumsuz olması, Batı medeniyetinin ve onun doğurduğu ideoloji­lerin birer baş belası olduğunu tescillemektedir.
İdeolojilerin özellikle gençlerimiz üzerinde yaptığı tahribatı ve toplumu kutuplaştırmasını 1980’li yıllarda yaşayanlar acı tecrübelerle öğ­renmişlerdi. O dönemde sağcılık/solculuk, Alevi/Sünni kavgası gibi ideolojik ve mezhepsel ku­tuplaşmalara zemin hazırlayanlar her iki tarafı kışkırtmak için özel çaba harcıyorlardı. 1980 yı­lından 32 sene sonra dönemin savcılarından biri şöyle diyor: “Aynı silahın hem sağcının hem solcunun eline verildiğini tespit ettik.”4 Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte ümmetçi anlayışımızı ve kardeşliğimizi kay­bettik. Bizi bir arada tutan din bağının yerine koy­duğumuz ulusçuluk/ırkçılık anlayışı bizi büsbütün kamplara böldü.
Sonuç olarak İslam, hayatımızda ve toplu­mumuzda olmazsa, ideolojiler bir ahtapot gibi hayatımızın her alanına uzanacak, inancımız ve fikirlerimizden tutun da kılık-kıyafetimize vara­na kadar her şeyimizi Batı’nın istediği tarzda de­ğiştirecektir. Bu durumdan kurtulmanın yolu; hayatımıza, aile ve toplumumuza Allah Azze ve Celle’nin gönderdiği hükümleri hâkim kıl­malı, gençlerimizi Rabbani eğitimden geçir­meli, onlara sağlam bir temel atmalıyız. Aksi takdirde kaygan zeminlerde düşmekten kurtul­maları mümkün olmayacaktır.

1. R. V. C. Bodley, Biyografiler, Ede­bi Eserler, İslam kategorilerin­de eserler yazmış bir yazardır.
2. Bakara, 205
3. Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Ali Bulaç, s. 32.
4.

Kaynak: Furkan nesli dergisi

REKLAM ALANI
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.