Site Rengi

DOLAR 7,6741
EURO 8,9900
ALTIN 469,86
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 25°C
Parçalı Bulutlu

AYASOFYA’YA DAİR FARKLI BİR MESELE

Abdullah İmamoğlu
1981 yılında dünyaya gelen ilahiyatçı, yazar Abdullah İmamoğlu Hollanda doğumludur. Baba tarafından aslen Karaman, Yollarbaşı Kasabası nüfusuna bağlı, İmamoğulları olarak tanınan ailenin mensubudur. Babası İmam Hatip okuması için 1993 senesinde Türkiye’ye göndermiştir. Türkiye’ye döndükten sonra Konya Sami Ramazanoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin Ortaokul ve Lise kısımlarından başarı ile mezun olmuş daha sonra iki sene Rotterdam İslâm Üniversitesi’nde eğitim görmüş ve kaydını dondurmuş, Rotterdam Zadkin Meslek Yüksek Okulu Optisyenlik Bölümüne yazılmış ve 2005 senesinde Optisyenlik diplomasını alarak mezun olmuştur. Ardından İslam Üniversitesi’ne devam eden İmamoğlu, 2007 senesinde, Sünnet’in İslam Hukukunda Delil Oluşunun Değeri isimli tezini hazırlamış ve Rotterdam İslâm Üniversitesi Hadis Bölümü’nden mezun olmuştur. 2012 senesinde Türkiye’ye kesin dönüş yaparak, Türkiye’nin yanı sıra Hollanda’da bir çok konferansa konuşmacı olarak katılmıştır. 2014 senesinde Köklü Değişim Dergisi’nde Abdullah İmamoğlu ile Tefsir-ul Furkan ismi ile tefsir dersleri vermeye başlayan İmamoğlu, günümüzde her Perşembe günü, saat 20.30’da yoğun katılım ile sohbetlerini sürmektedir. İyi derecede Flamanca ve İngilizce bilen Abdullah İmamoğlu hoca, evlidir ve bu evliliğinden, bir erkek, iki’de kız evladı vardır.
01.08.2020
A+
A-

10 Temmuz’da Danıştay’ın kararıyla Ayasofya 86 yıl aranın ardından cami statüsüne yeniden kavuştu. Ayasofya’nın yeniden cami statüsü kazanmasının ardından konuya dair çok şeyler yazıldı, yazılıyor ve söylendi, söyleniyor. Ben de bu makalemde günlerdir konuşulan alışılageldik konuların dışında Ayasofya meselesinin farklı bir yönünü ele almaya çalışacağım inşallah.

Hepimizin de malumu olduğu üzere Ayasofya kiliseden camiye dönüştürülmüş. Ayasofya’nın yeniden cami statüsüne kavuşmasıyla Hıristiyanlara/kâfirlere ait mabetlerin camiye dönüştürülmesi ya da fethedilen topraklarda kâfirlerin mabetlerinin statüsü konusu ayrıca ehemmiyet kazanmıştır. Konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacak spesifik sorularla devam edecek olursak. Örneğin;

ARA REKLAM ALANI

İslâm orduları tarafından fethedilen topraklarda kilise gibi kâfirler için ibadet yerleri yapmak/inşa etmek caiz midir?

İslâm orduları tarafından fethedildikten sonra fethedilen topraklarda var olan ibadethaneler ile ilgili İslâm’ın hükmü nedir?

Soruların cevabına geçmeden önce bir hususun altını çizmekte fayda görüyorum. Ne zaman Ayasofya konusu gündem olsa Fatih Sultan Muhammed Han “dinde zorlamaya gitmiştir” gibi asılsız itham ve iftiralara maruz kalmaktadır. Kâfirler,  Allahu Teâla’nın لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ  “Dinde zorlama yoktur.” ayeti gereği İslâm dinine girmeye zorlanmazlar. Cizye vermek kaydıyla kendi küfür inançlarında kalıp İslâm topraklarında güven ve huzur içerisinde yaşayabilirler. Genel hayatta İslâm’ın hükümlerine boyun eğmek zorunda olan kâfirler özel hayatlarında kendi inançlarına göre yaşama hakkına sahiptirler. İslâm’ın müsaade ettiği ölçüde (genel hayatın dışındaki özel hayatlarında) kendi inançları çerçevesinde evlenip yine inançlarına göre boşanabilirler. Kendi inançlarına göre yer ve içerler… Sultan Fatih bu şer’î prensibin dışına asla çıkmamıştır. Hatta kendi ibadetlerini yerine getirebilmelerine birçok kilisenin varlığına izin vererek olanak sağlamıştır.

Birinci soruya cevap şöyledir: İslâm orduları tarafından yani İslâm Devleti tarafından fethedilen topraklara kilise, havra veya ibadet etmeleri için herhangi bir toplanma yeri inşa etmek caiz değildir. Zira Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem; لا تُبْنَى كَنِيسَةٌ فِي دَارِ الإْسْلاَمِ، وَلاَ يُجَدَّدُ مَا خَرِبَ مِنْهَا “Dar-ı İslâm’da kilise yapılmaz, harap olanlar ise yenilenmez” buyurmuştur. Çünkü söz konusu belde artık Müslümanlara ait mülk olmaktadır ve ibadethane özelliği taşıyan yapıların inşa edilmesine izin verilmez.

Fethedilen topraklarda kâfirlere ait yeni ibadethanelerin inşası konusunda ilim ehlinin ortaya koyduğu farklı bir görüş söz konusu değildir.

İkinci sorunun cevabına gelince: Öncelikle şunu ifade etmiş olalım; İslâm ordularının fethettiği topraklarda bulunan ibadethanelerle ilgili meselede âlimler farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Örneğin Malikiler der ki: “Yıkılması gerekmez. Bu aynı zamanda Hanbelilerde de var olan bir görüştür. Çünkü sahabe (Allah onlardan razı olsun) birçok yeri güç kullanmak suretiyle fethetmişler fakat onların kiliselerini yıkmamışlardır.”

Müslümanların silah/güç kullanmak suretiyle fethetmiş oldukları topraklarda kiliselerin ve havraların varlığı bu görüşün sıhhatini destekleyen delillerdendir. Nitekim Ömer b. Abdulaziz âmiline yazdığı mektupta; “Ne bir kiliseyi, ne bir havrayı ne de ateş yanan bir evi yıkmamasını” emretmiştir.

Şafiîlere göre bu husustaki en sahih görüşe göre – ki bu aynı zamanda Hanbelilerde de var olan bir görüştür-; yıkılması gerekir. Var olan herhangi bir kilisenin varlığı kabul edilmez. Çünkü orası, tıpkı Müslümanlar tarafından sıfırdan inşa edilen bir şehir gibi Müslümanlara ait bir mülktür ve orada kilisenin bulunması caiz değildir.

Bu noktada belki akıllara “kilise ve havra gibi ibadethanelerin kâfirlerin ellerinde kalması hususunda imamın/halifenin zimmilerle akit yapması caiz midir?” sorusu da gelmiş olabilir. Bu konu dört mezhep imamları nezdinde ihtilaflı bir konudur. Onlardan bir kısmı şöyle demiştir: “İbadet mekânlarının onların elinde bırakılmasının caiz olmadığını, çünkü böyle bir işlemin Müslümanların mülklerinin ellerinden çıkartılması ve daha önceden yapılan bir sözleşme olmadığı hâlde onların küfürlerinin ikrar edilmesi demektir.”

Bir kısmı ise şöyle demiştir:  “Maslahatın gerektirmesi hâlinde bunu kabul etmek caizdir. Tıpkı Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Hayber’de ve Raşid Halifelerin uygulamalarında kabul ettikleri gibi.”

Bir başka grup ise; kiliselerin hükmü diğer gayrimenkullerin hükmünden farklıdır demiştir. İmam Malik ve İmam Ahmed’den meşhur bir rivayete göre “onların ellerinde bırakılması gerekir” derken bazıları ise “maslahata bağlı olarak imam/halife iki husus arasında tercih yapabilir” demişlerdir.

Şu esası hiçbir zaman göz ardı etmememiz gerekmektedir. İslâm’a göre savaş yoluyla fethedilen beldelerdeki topraklar haraç arazileridir. Haraç arazilerinin tümü devlete ait olur, devlet mülkiyetinden sayılır ve üzerlerine haraç konulur. Yine haraç arazisindeki fabrika, okul, hastane vb. tüm binalar da devlet mülkiyeti sayılır. Devlet mülkiyetine giren bu malları devlet ister satabilir, isterse bağışlayabilir. Bu konuda arzu eden kardeşlerim Köklü Değişim Yayıncılık’tan çıkan  “Hilafet Devleti’nde Maliye” kitabına müracaat edip istifade edebilir.

Bir de Ayasofya’nın Fatih Sultan Muhammed tarafından satın alıp vakfettiği hadisesi vardır. Hatta Fatih’in Ayasofya’yı vakfettiğiyle alakalı Osmanlı Arşivleri Uzmanı’nın ve Vakıflar Genel Müdürü’nün kamuoyu ile paylaştığı açıklamalar mevcuttur. Belgeler konusuna girmeden bu konuya dair şunları söylemek mümkün: Fatih Sultan Muhammed Han, bir yetkili olarak fetihten sonra Ayasofya’yı -Hıristiyan tebaanın ibadet edebileceği başka mabetlerin olmasından dolayı- satmaya karar vermiş ve kendi parası ile alıp vakfetmiş olabilir. Ki bu, şer’an caizdir. Ya da başka bir iddiaya göre Sultan Fatih papazlardan burayı kendi parası ile satın almış ve vakfetmiş olabilir. Bu da şer’an caizdir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:

İslâm ordularının güç kullanmak suretiyle fethettikleri topraklardaki kiliselerin -maslahatın gerektirmesi hâlinde- Müslümanlar tarafından onlardan yani kâfirlerin ellerinden çekip alınması caizdir. Nitekim Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ashabı, kendilerine bırakılanlardan bir kısmını onlardan geri almışlardır. Velid b. Abdulmelik’in hilâfeti döneminde Müslümanlar, Şam’ın dışında fetih yoluyla ele geçirilen topraklardaki kiliselerin bir kısmının Hıristiyanlardan geri alınması talebinde bulunmuşlar ve belde içinde bulunan kiliselerin verilmesi hususunda onlarla anlaşma yapmıştır. Raşid Halifelerden Ömer b. Abdulaziz ve zamanındaki ilim ehli de bunu kabul etmiştir.

Dolaysıyla Ayasofya’nın Fatih Sultan Mehmet Han tarafından cami statüsüne çevrilmesi ile ilgili şer’î açıdan caiz olmayan bir durum söz konusu olmadığını söylemek mümkündür. Şüphesiz ki en doğrusunu Allah bilir.

REKLAM ALANI
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.